Rapor 7: The Temple of Artemis at Sardis (2020), Fikret Yegül

Özet

Giriş

Klasik dünyanın dördüncü büyük İyonik tapınağı olan Sardes Artemis Tapınağı, pseudodipteros plan tipinin sıra dışı bir örneğidir. Akropol’ün batı yamaçlarında, altın-yüklü Paktolos Irmağına, oradan da geniş Gediz (Hermos) Ovasına açılan vadide yer alan tapınağın büyüleyici konumu çok etkileyicidir. Çevrenin güzelliği, kentin çeşitli ve değişken dini inançları ile özdeşleşen şiirsel efsanelere kaynak olmuştur. Kutsal Alan, batıda yer alan Arkaik devir sunağının tanıklık ettiği gibi, tapınaktan çok daha eskidir ve zaman içinde birçok kült ve inançlara ev sahipliği yapmış olsa da Sardes’in baş tanrıçası Artemis’e aittir.

Tapınağın yapımına, M.Ö. 281’de I. Seleukos Nikator’a Anadolu hakimiyetini veren Koroupedion savaşından az sonra başlandığını düşünmekteyiz. Asırlar süren Pers egemenliğinden sonra, böyle devasa bir yapıyı ancak Hellenistik kültürün mirasçılığına soyunan, kuvvetli ve istikrarlı bir idare ve hanedan üstlenebilmiştir. I. Seleukos, zaferinden hemen sonra öldüğü için, projeyi Sardes’de mekân tutan ve kenti Seleukos’ların idari merkezlerinden biri yapan, sevgili oğlu I. Antiochos ve kraliçesi (daha önce de üvey annesi) Stratonike ile bağdaştırabiliriz. Bu akıllı ve alımlı kadını Sardes Artemis tapınağına doğrudan bağlayan şey onun M.Ö. 280 ile öldüğü tarih olan 254 arasında kalan 26 yıl boyunca Sardes’de yaşamasıdır. Özellikle de tapınağa sunduğu, üzerinde “Antigonos’un oğlu Demetrius’un kızı Stratonike’nin (armağanıdır)” yazan mermer bir adak topu bunun en önemli kanıtıdır. Her ne kadar tapınakta bulunan mermer top daha geç bir kopya ise de (yaklaşık M.Ö. 250–240) orijinal adak, Stratonike’nin Sardes’de basilissa olarak yaşadığı kraliçelik devrine ait olmalıdır.

Ephesos ve Magnesia’daki diğer büyük Artemision’larda olduğu gibi batıya bakan Sardes Artemisionu’nun çok uzun cella’sına bakarak, İyonya’nın diğer devasa Arkaik dipteros’ları gibi tasarlanmış olduğunu düşünebiliriz. Ancak binanın yapımı cella’sından öteye gitmemiş çevre sütun-larının (peristil) hiçbiri ayağa kaldırılmamış, hatta temelleri bile yerleştirilememiştir. Bu aşamada sadece Arkaik sunak büyütülmüş ve sanıyoruz ki, tapınağın batı cephesine merdiven veya rampalarla bağlanmıştır. Yapı asırlarca böyle tek cella olarak kaldıktan sonra, tapınağın bundan sonraki ilk önemli yapı evresini, M.S. 123/124’te Sardes’i ziyaret eden Hadrianus’un kente neokoros ayrıcalığı bağışlamasıyla bağ-daştırabiliriz. Yani, Hadrianus, bu gezisinde ziyaret ettiği birçok kente bağışladığı gibi, Sardes’e de “İmparatorluk Kültü” tapınağı yapma ve idare etme onurunu tanımıştır (Hadrianus’dan önce bu onur ve ayrıcalık ancak Roma’daki Senato’nun izin ve kararıyla olmaktaydı ve bir eyalete imparator adına ancak bir tane neokoros verilebilmekteydi). Roma evresinde gerçekleştirilen en zorlu iş, yarı yapılmış tapınağın bir pseudodipteros olarak yeniden yapılandırılması ve cella’yı duvarlarla sırt-sırta iki eşit mekâna bölerek, İmparatorluk Kültünü içine almasıdır. Bu tasarım için gere-ken 64 sütunun ancak çok azı bitirilebilmiştir—ki bunlar da İmparatorluk kültüne adanan doğu cella’sının ucunda yer alan 15–18 sütundur. Ancak, sütun temellerinin hemen hemen hepsi yerine konduğu için, Roma devri pseudodipteros planını oldukça iyi seçebiliyoruz.

M.S. dördüncü asırdan başlayarak, pagan inançlarının ve Artemis kültünün çekiciliği azaldığı için, yapının tamam-lanması yavaşlar ve tapınak hiçbir zaman bitirilememiş olarak pagan devrini tamamlar. M.S. 400 yıllarında, tapınağın güneydoğu köşesine, girişi güney pteroma’dan sağlanan küçük bir kilise yapılır (M kilisesi). Sonraki asırlarda tapınak, Akropol’ün eteklerinden inen heyelanlar sonucu çakıl, çamur ve alüvyon tabakaları altında gömülü kalır. Sekiz ve dokuzuncu asırlarda tapınağın doğa ve insan eliyle imhası devam eder (mermer bloklar başka işlerde kullanılmak üzere parçalanır veya kireç kuyularına atılır) ve yapının içi ile çevresinde yerleşim sona erer. Sardes’in birinci kazı başkanı Howard Crosby Butler 1909 yılında ekibi ile Sardes’e geldiğinde, bir arpa tarlası içinde yükselen iki görkemli İyonik sütundan başka hiçbir şey görünmemekteydi.

Artemis tapınağı kısa kenarlarında (batı ve doğuda) sekiz, uzun kenarlarında (kuzey ve güneyde) yirmi sütun olarak tasarlanmıştır. Batı (ön) tarafında iki sıra halinde altı, doğuda (arka, opisthodomos) iki in antis sütun inşa edilmiştir fakat bu düzen Roma evresinde değiştirilmiş, ön ve arka uçlara altı sütunlu tetrastil pronaos sundurmaları yapılmıştır (anta duvarlarından çıkıntı yapan önde dört, yanlarda iki sütunlu sundurmanın orta açıklığı yaklaşık 17.60 x 13.40 m’dir). Bu sundurmaların iki orta sütunu kaba görünümlü (veya bitirilmemiş) yüksek kaideler üzerinde yükselmekteydi. Bu kaidelerin olağanüstü tasarımları Antik dünyada eşine pek rastlanmayan, değişik, hatta garip bir görüntü sergilemekteydi (sadece doğu ucundaki sütunlar ve yüksek kaideleri iyi durumda kalmıştır). Kaidelerin üzerindeki yivli, bitmiş sütunların (ve şimdi yerinde olmayan iyo-nik başlıkların), Roma devrinde orijinal yapıdan devşirilmiş malzeme ile yapıldığı kesindir. Tapınağın doğu cephesinin sekiz sütunu, arşitravları dahil olmak üzere bitirilmiştir fakat sütunların taşıdığı bir alınlığın olup olmadığını bi-linmemektedir. Yan (uzun) pteromalar iki; uçlar üç sütun arası genişliğindedir. Bu durumda, pteromalar normal pseudodipteros düzeninde olması gerektiği gibi, tapınağın tümünü eşit genişlikte çevrelememektedir. Ayrıca, tümüyle korunmuş olan doğu peristili’nin sütun açıklıkları da eşit değildir; “karmaşık daralma” (complex contraction) denilen bir sistemle, uçlardan ortaya doğru artarak genişlemektedir (açıklıklar, sütun merkezinden-diğer sütun merkezine ölçülerek, kenardan ortaya doğru: 5.32–5.46–6.64–7.05 m’dir). Bu oldukça az rastlanan ve sadece tapınakların ön cephesinde kullanılan arkaik bir uygulamadır (Ephesos Arkaik Artemision’unda olduğu gibi). Sardes’deki bu anakronistik (“zamanı geçmiş” veya “kendi zamanının dışında”) ve bilinçli uygulamayı tapınağın sadece doğu cella’sı ve cep-hesinin İmparatorluk Kültüne ayrılması ile bağdaştırabiliriz. Roma devri tapınağının peristil ölçüleri 97.60 x 44.60 m’dir; kanıt olmadığı için bu ölçülerde merdivenli bir crepidoma göz önüne alınmamıştır. Orijinal Hellenistik cella 67.51 x 23.0 m’dir (1:2.92 oranında); cella duvarları yukarıda 1.93 m, aşağıda, mermer pervazlarla genişleyerek 2.13 m kalınlıktadır. Cella’nın ortasında yer alan kült heykelinin kaidesinin (yaklaşık 6 x 6 m) ancak kumtaşı temelleri kalmıştır. Arkaik sunak gibi, tapınak öncesi Kutsal Alanda mevcut olduğu sanılan bu kaidenin (“basis”), sonradan tapınağın burada konuşlanmasını etkilemiş olduğunu düşünmekteyiz. Çevre pteroma’larından 1.60–1.70 m daha yüksek olan cella’ya kısa uçlardaki kapıların önündeki merdivenlerle çıkılıyordu; doğu tarafında, orijinal opisthodomos duvarında açılmış olan kapının önündeki merdiven korkuluklarının izlerini açıkça görmekteyiz. Cella içinde günümüze sadece mermer blok temelleri kalmış iki sıra halinde on iki sü-tun bulunmaktaydı. Sütunlar arasındaki kısa açıklık (“temiz açıklık”) ortada 6.70 m’dir (sütun merkezlerinden merkez-lere açıklık yaklaşık 9.30–9.40 m’dir); böylece, cella içi sütun açıklıkları, batı ve doğu pronaos’un in antis sütunlarının merkezleri arasındaki yaklaşık 8.40 m olan açıklığından çok daha genişti. Yan pteromalar (duvardan sütun kaidesi arası) 8.23 m genişlikteydi, fakat sütun genişliği de katılırsa, bu ölçü yaklaşık 10.80 m’yi bulur ki bu da (Roma’daki “Serapis” Tapınağı pteroma’sının kesin olmayan ölçüleri dışında) bili-nen en geniş pseudodipteros pteromasıdır. Doğuda yer alan, İyonik başlıklarıyla beraber tümüyle korunmuş iki sütun (6 ve 7 numaralı) sayesinde, Roma peristili’nin yüksekliğinin 17.87 m olduğunu kesin olarak biliyoruz. Temel üstü (euthynteria) ve ortostat seviyelerinde alınan hassas ölçülerle kuzey ve güney cella duvarları ve doğu peristil sütun diplerinde, belirli ve ortaya doğru yükselen bir eğim olduğunu (curvature) kanıtlamış durumdayız.

Tapınak görkemli sütunlarıyla, arkasında yükselen Akropol ve Tmolos Dağlarının (Bozdağlar) yarattığı peyzajda, çeşitli kuşaklardan gezgin, sanatkâr ve bilginlere renkli ve popüler bir konu olmuştur. Sardes’e 1444 yılında gelen ve tapınağı resimsiz betimleyen Ancona’lı Cyriac’la başlayarak; 1750’de Palmyra yolunda Sardes’e uğrayan Robert Wood ve ekibi (Wood’un İtalyan ressamı Giovanni Battista Borra bize tapınağın en erken mimari resimlerini bırakmıştır); 1765’de genç ressam William Pars ile gelen William Chandler (Pars maalesef resim bırakmamıştır); 1812’de gelen ve güzel birkaç karakalem eskiz yapan ünlü İngiliz neoklasik mimarı Charles R. Cockerell; 1830’larda gelen Fransız Antik devir mimarlık bilgini Charles Texier; ve 1878’de tapınağın karlı Bozdağlar ve bir deve kervanı önünde şahane bir panorama tablosunu yapan Danimarka’lı Oryantalist ressam Harald Jerichau, bunlardan sadece birkaçıdır.

Tapınakta bilimsel kazılar 1909–1914 arasında “American Society for the Excavation of Sardis” (Sardes Kazıları Amerikan Heyeti) adlı, genellikle iş adamlarından kurulu, özel bir grup tarafından ve Princeton Üniversitesi profesörlerinden, Howard Crosby Butler başkanlığında yürütülmüştür. Tapınakla ilgili sonuçlar 1922 ve 1925 yıllarında iki cilt halinde yayınlanmıştır. Sardes’de şu an devam eden kazılar ise, Harvard Üniversitesi tarafından Profesör George M. A. Hanfmann başkanlığında 1958 yılında başlatılmıştır. Hanfmann döneminde (1958–1976) 1960–1970 yılları arasında tapınağın içinde ve çevresinde on kadar küçük kazı yapılmıştır. Son olarak, 1996–2010 yılları arasında, şu anki kazı başkanı Nicholas D. Cahill ve tarafımdan yapılan sondaj ve arkeolojik araştırmalar, binanın karışık tarihine ve mimarisine ışık tutmaktadır. Tapınağın detaylı bir şekilde araştırılması ve mimari olarak belgelenmesine 1987 yılında Profesör Crawford H. Greenewalt, Jr.’ın kazı başkanlığında tarafımdan başlanmış ve 33 yıl sonra elimizdeki bu iki ciltlik yayın ile sonuçlanmıştır.

Binanın Betimlenmesi

Bu yayının en uzun kısmı olan ikinci bölüm, tapınağın fiziksel betimlenmesine ve yapı esaslarının aydınlatılmasına ayrılmıştır. Burada öncelik binada devamlı olarak kullanılan yapı detay ve metotlarının incelenmesine ve tartışılmasına verilmiştir. Özellikle kaldırmak için kullanılan kurtağzı kavraçlar (lewis), yatay bağlantılar için kullanılan kenetler (clamp) ve dikey bağlantılar için kullanılan zıvanalar (dowel) ele alınmıştır. Ağır taş blokları ve sütun tamburlarını kaldırmakta kullanılan en yaygın metot, dikdörtgen yuvalı, iki kısa ucu eğimli standart kurtağzı kavraçlardır. Orta boy bir kurtağzının (yaklaşık 12–16 cm uzunluk, 10–12 cm derinlik) kaldırma kapasitesi, saha deneyimlerine daya-narak, 4–6 ton kadardır. Daha ağır bloklar için iki veya üç kurtağzı gerekmektedir. Özellikle üzerinde durduğumuz ve tapınağın tarihlenmesinde bize yardımcı olan, İyonya-Karia kavracı denilen bir tipte, küçük bir kurtağzı yuvası yanında ondan daha büyük, yanları eğimsiz, kare bir yuva daha vardır. Kare yuvaya oturan ahşap takoz, kurtağzı yuvasındaki metal parçaların (anahtar) kayarak yerinden çıkmamalarını sağlar. Karia tipi kavraçlar, tapınakta ayakta kalan iki sütunun taşıdığı başlıklar dışında, bütün diğer İyonik başlıklarda kullanılmıştır. İlk örneklerini M.Ö. dördüncü yüzyılda Karia bölgesinde gördüğümüz bu özel kavraçların kullanımı M.Ö. ikinci yüzyıl sonlarında azaldığı için, tapınak başlıklarının orijinal Hellenistik yapıya ait olduğunu veya cella içinde ya da pronaos’daki in antis sütunlarında kullanıldığını söyleyebiliriz. Ayakta kalan iki Roma devri sütununun taşıdığı başlıklarda ise, sadece Roma devrinde rastladığımız normal kurtağzı yuvaları görüyoruz.

Tapınakta, mermer blokları yatay olarak bağlamak için en yaygın olarak iki tip kenet kullanılmıştır: U-tipi kenetlerde demir kenet lamasının iki ucu kanca gibi aşağıya kıvrılmış ve yuvaya oturmuştur. İkinci tip olan ve genellikle daha büyük olan “kırlangıç yuvası” kenetlerde kanca bulunmamakta, kenet (bazen ahşap olabiliyor) yuvasına düz olarak oturmaktadır. U-tipi kenetler Hellenistik yapının temel seviyesinde veya temel üstü pozisyonlarında kullanılmıştır; ancak, istisna olarak, cella içindeki sütunların temel altı seviyesinde de (mermer döşeme seviyesinin altında) kullanıldıklarını görüyoruz. Roma devri temel altı kullanımında kırlangıç kuyruğu kenetleri, temel üstündeyse, normal U-kenetleri tercih edilmiştir. Tapınağın Roma evresinde en çok kullanılan zıvana tipi, küçük kare yuvaya oturan demir veya bronz kare zıvana pimi ve zıvana yuvasına bağlanan bir, bazen iki kurşun kanallı olandır. Bazı Hellenistik ve Roma devirleri uygulamalarında, kare yuvanın içine dikkatle yerleştirilmiş ve boyutları zıvanası ile milimetrik uyum içinde olan, bronz zarflı bir tip de görülmektedir; zıvana bu bronz zarfa, kurşun olmadan, sıkı bir şekilde oturur. Sadece Hellenistik yapıda görülen başka bir zıvana tipi de ana duvarlarda ve bütün temellerde kullanılan “köşe zıvanası” veya “bir tarafı açık zıvana”dır. Bu tipte, alt blok zıvana yuvası, “bir tarafı açık” üst blok yuvası ile birleştirilir; zıvana pimi yerleşip, açık yandan kurşun döküldükten sonra, üst bloğun hemen yanındaki blok itilerek veya küsküler yardımıyla kanırtılarak sıkıca yerleştirilir ve böylece yan veya köşe zıvanası tamamen kapanmış olur. Hellenistik sütun tamburlarının dikey bağlantıları, tamburun ortasına oyulmuş küçük yuvarlak bir yuvaya (yaklaşık 3–5 cm çapında) oturan yuvarlak bir metal pimden oluşur. Roma sütunlarının tamburlarında kullanılan dikey bağlantılar tamburun merkezine simetrik olarak yerleştirilmiş bir çift küçük kare zıvana ile gerçekleştirilmiştir.

Her ne kadar kullanılan yapı sistemlerinde zaman içinde büyük farklılıklar ve yerine göre taşçı ustalarının inisiyatifiyle, yaratıcı değişim görülse de genelde ve bazı detaylarda görülen benzerlik, devamlılık ve tutarlılıklar, bunları Hellenistik veya Roma devrine tarihlendirmemize imkan verir. Hellenistik yapı evresi (cella’nın ana duvarları, pronaos’un in antis sütunlarının blok temelleri—sadece batıda kalmıştır) genellikle daha büyük, düzgün ve birbir-lerine çok yakın olarak, kenet gerekmeden birleştirilmiş bloklardan oluşur. Yapı detayları (yuvalar, kesmeler, kanallar, vs.) daha az kullanılmıştır. Örneğin, sadece sütun başlıklarında kullanılan Karia tipi kurtağzı kavraçlar dışında, hiçbir kaldırma gereci kullanılmamıştır. Temel altı yapıda hiç kenet yoktur; temel üstündeki bloklar tipik olarak bir sıra U-kenetle birleştirilmiştir. Roma devri yapısında ise, cella’yı bölen duvarlar daha küçük ve daha dikkatsiz işlenmiş bloklardan yapılmıştır; duvar ortaları daha küçük taşlarla kaba olarak doldurulmuştur. Kurtağzı kavraçlar, U- veya kırlangıç kuyruğu kenetler, kurşun akıtma kanallı küçük kare zıvanalar, devamlı ve çok sayıda kullanılmıştır. Peristasis sütunlarının münferit temelleri 2.0–2.20 m derinliğe inen, çok büyük, kaba bloklardan oluşur. Bu münferit blok temelleri—kuşkusuz depreme karşı bir önlem olarak—her zaman iki, üç, bazen de dört tarafı “harçlı moloz” (“Malta harcı” veya bir nevi yerel opus caementicium) duvarlarla örülmüş ve kapatılmıştır.

Hellenistik cella’nın, mermer kiremitli çatısıyla, M.Ö. üçüncü asrın üçüncü çeyreğinde (M.Ö. 250–220) bitirildiğini ve kullanıma hazır olduğunu sanıyoruz. Fakat, mermer duvarların profil ve pervazları, blokların derz detayları ve geniş mermer duvar yüzeylerinin perdahlaması gibi işlerin daha bitmemiş olduğunu düşünebiliriz. Aslında bu tip ince mermer isçiliğinin bir kısmı hiçbir zaman tam olarak bitirilememiştir. Bu yarım kalmışlığı, Roma devri yapılarında da örneğin doğu peristili’nin yivleri yapılmamış, kaba yüzeyli sütunlarında ve Anadolu-İyonik sütun kaidelerinin yarım bırakılmış bezemelerinde de görüyoruz. Mermer isçiliğinin bu bitirilmemiş aşamaları, bizim Antik çağ taşçı ustalarının çalışma yöntemlerini ve dekoratif işlerdeki yapım sıralamalarını anlamamıza yardımcı olur. Özellikle, tapınağın doğu peristili’nin sütun kaidelerinde gördüğümüz zarif torus profilleri ve değişik bezemeler önümüzde görsel bir şölen sergilerler: düz, bezemesiz torus’lar; yatay ve dikey defne yaprakları; guilloche (sepet örgüsü) desenler; meşe yaprakları, ve bu meşe yaprakları arasında gizlenen, oyna-yan, koşan ve bizden saklanan küçük yaratıklar—kertenkeleler, semenderler, örümcekler ve akrepler-bu şölenin birer parçasıdır.

Tapınağın en göz alıcı ve özgün elemanları kuşkusuz sütun başlıklarıdır. Bunlardan beş tanesi (A’dan G’ye kadar) ve diğer birkaç büyük parça, Karia tipi kaldıraç yuvalarına daya-narak ve ince hatlı dekoratif üsluplarından dolayı Hellenistik devre tarihlenebilmektedir. Bu orijinal başlıklardan bir çoğu, Roma evresinde, üstlerine standart kurtağzı ve normal kare zıvana yuvaları açılarak yeni yerlerde kullanılmıştır. İyonik başlıkların kuşkusuz en özgün ve zarif olanı (C başlığı) belki de hiçbir zaman normal kullanıma girmeden, diğer taş ustalarına bir örnek ve öyküleme oluşturmuş, aynı zamanda bugün New York Metropolitan Sanat Müzesinde Klasik Salonun bir şaheseri olarak sergilendiği gibi, herkesin beğenisine sunulmuştur. Bu Hellenistik başlıklar, tapınağın ayaktaki iki sütununun üstündeki başlıklarda görüldüğü gibi, diğer Roma devri başlıklarına da stil ve kalite olarak örnek olmuştur. Tapınağın, zarif Hellenistik devir dekoratif estetiğinin, Roma devrinde açılmış olan Doğu Kapısının iyi korunmuş söve bezemelerine de yansımış olması dikkat çekicidir. Hadrianus devrine tarihlenen bu görkemli kapı, bezemelerinin plastik görünümü, derin oyulmuş yumurta ve inci dizileri, klasik stilde yapılmış ince hatlı ‘Lesbos kymation’ bezemesi ile Hellenistik modellerin ne kadar etkili ve başarılı bir şekilde izlendiğinin kanıtıdır.

Bina Yapım Tarihi ve Kronolojisi

Üçüncü bölümde, tapınağın tarihini aydınlatmakta yararlı olan arkeolojik, mimari, teknik, epigrafik ve nümizmatik veriler gözden geçirilmektedir. Bunlardan birkaçı, özellikle Hellenistik ve Roma yapı teknikleri bir önceki bölümde konu edilmiştir. Arkeolojik ve nümizmatik kategorilerde önemli bir ipucu, cella’nın ortasında kumtaşı temelleri kalmış olan kült heykeli kaidesinin derzleri arasında bulunan ve M.Ö. 240–220’lere tarihlenen 128 sikkedir. Bu sikkeler bize yapının bitmiş olması gereken ‘son tarihi’ vermektedir. Epigrafi kategorisinde ise, tapınağın kuzeybatı iç anta duvarında görülen Yunanca bir yazıtta Mnesimachos adlı bir şahsın tapınak bütçesinden aldığı borcun ödenmesiyle ilgili detaylı bir ipotek belgesi yer almakta ve ipotek yaptırımının Antigonos’lar hanedanının kurucusu I. Antigonos (M.Ö. 382–301) tarafından idare edileceği bildirilmek-tedir. Böylece, kumtaşı temelden çıkan sikkeler, kraliçe Stratonike’nin mermer adak topu ve Mnesimachos’un ipotek yazıtı, cella’nın bitirilmesini M.Ö. üçüncü asrın üçüncü çeyreğine tarihler. Tapınağın M.Ö. üçüncü asrın ortalarında bitirilmiş olduğuna işaret eden başka bir kanıt da, Didyma Apollo Kutsal Alanında bulunan ve Kral II. Antiochos’un (M.Ö. 254/253) kraliçesi Laodike’ye sattığı bir arazinin tapusundan bahsedildiği bir steldir. Yazıt, orijinal belgenin Sardes’deki Krallık Arşivinde saklandığını ve belgenin dört kopyasının, Ephesos, Ilion, Samotrake ve Didyma Kutsal Alanlarında sergilendiğini bildirir. Sanırız ki, o tarihte, Sardes Artemis Kutsal Alanında böyle önemli bir belgenin orijinalini saklayan bir “kraliyet arşivi” olduğuna göre, burada bitmiş ve kullanılan bir tapınak da vardır.

Tapınağın cella’sı içinde ve civarında bulunan beş devasa ikonik baş heykeli (Antoninus Pius, Yaşlı Faustina, Marcus Aurelius, Lucilla, ve Commodus—ve diğer birçok baş fragmanı) tapınağın en geç Antoninler devrinde İmparatorluk Kültünü içine aldığını kanıtlar. Roma evresini daha detaylı tarihlememizi sağlayan başka bir veri de, doğu peristili’nin merkez aksının kuzeyindeki sütun kaidesini çevreleyen bir yazıttır. Şiirsel yazıtta, birinci tekil şahıs kullanılmış ve sanki ge-len geçene şunlar söylenmiştir: “Benim torus’um ve temel taşım tek bir bloktan (yekpare) yapılmıştır, ve halk (demos) tarafından değil de, [tapınağın] ‘evi’ (oikos) tarafından verilmiştir [tapınağın mal ve para sahibi olma yetkisi olan, kurumsal bir özel kişiliği kastediyor olmalı].” Sonra, gururla devam eder: “Bütün diğer sütunlar arasında en önce ayağa kalkan benim!” Burada da doğu peristili’nin sekiz sü-tunu içinde bir yapı yarışında birinci olduğunu ve zafer kazandığını açıklamaktadır. Bu konuşan ve övünen sütunun zafer bildirisini, sütun kaidesinin torus’unun, uçları fiyonklu bir kurdele ile bağlanmış, defne yapraklarından oluşan bir çelenk olarak şekillendirilmesi ile bağdaştırılabiliriz. Harflerin şekillerine ve yazıtın Arkaik stile kaçan edebi içeriğine bakarak, birçok epigrafist, yazıtın—ve tabi sütunun ve bütün doğu peristili’nin—Trajanus-Hadrianus dönemine tarihlenebileceği konusunda hemfikirdir.

Yakın dönemde yaptığımız araştırmaların sonucunda, Hadrianus ve Sabina’nin M.S. 123/124’de Büyük Anadolu Tur’u sırasında, Sardes’e de geldiklerini hemen hemen kesin olarak söyleyebiliriz. Bu ziyaret, Hadrianus ve Sardes Artemis tapınağı arasındaki bağı kuvvetlendirmiştir. Gezgin İmparator’un efsanevi kral Kroisos’un (Karun’un) başkentini ziyareti, kentin kendisine sunduğu görkemli bir heykel ile kutlanır (heykelin yazıtlı kaidesi 2000 yılında bulunmuştur). Bu ziyaret Sardes’e ikinci neokoros ayrıcalığı verilmesi için bir neden oluşturmuştur. Sardes’in kadim Artemis Kutsal Alanında, yarım kalmış bir tapınağın, Hadrianus’un sevgi ve minnetiyle tamamlanması ve bu fırsat doğrultusunda, İmparatorluk Kültünün yeniden yapılanan cella içinde tanrıçanın yanına yerleştirilmesi, politik ve ekonomik açıdan elbette akla yakındır. Yeniden yapılanmasında, bir pseudodipteros olarak tasarlanan tapınağın eski cella’sı bir duvarla bölünerek, batıda kalan cella Artemis’e ayrılmıştır. Doğudaki cella opisthodomos’da bir kapı açılarak İmparatorluk Kültüne verilir. Hadrianus ve Sabina ile başlayan kült, zaman içinde Antoninler hanedanının mensuplarını da içine alarak, bir kısmını bulduğumuz devasa heykellerle, cella’yı oldukça kalabalık bir hale getirmiştir. Her ne kadar bulunan devasa başlar arasında Hadrianus ve Sabina tanımlanamadıysa da, büyük bir kadın başı parçasının, idealize edilmiş Sabina olduğuna kuvvetle inanmaktayız.

Mimari Analiz ve Karşılaştırmalar

Son bölümde, tapınak mimarisi incelenerek, tapınağın sıradışı bir pseudodipteros olduğu öne sürülmekte ve bu değişik tasarımın kaynakları açıklanmaya çalışılmaktadır. Tasarımın, benzersiz ve deneyimci yönlerini vurgulayarak, uzakta kalmış olsa da, Anadolu mimari Hermogenes’ini yaratan artistik, mimari ve kültürel miras ile bağlar kurulmaktadır.

Asırlar boyu Hellenistik tapınak, ön ve arka cepheleri küçük alınlıklarla belirlenmiş, kırma mermer çatılı, etrafı sütunsuz, salt ve sade bir mermer kutu olarak kalmıştır. Cella belki toprak bir tümsek üzerinde yükseltilmiştir fakat tipik Yunan tapınaklarında olduğu gibi, birkaç basamakla çıkılan crepidoma’dan fazlaca bir iz kalmamıştır. Batı pronaos (orijinal cella’nın önü), önündeki görkemli sunaktan üç metre kadar daha yüksekte kaldığı için, sunağa bir dizi merdiven ile bağlandığını düşünmekteyiz. Çevredeki ağaçlar ve yeşillikler cella’nın sert ve salt geometrisini kuşkusuz bir dereceye kadar yumuşatabilmiştir. Ayrıca, Lidya ve Pers devrine kadar tarihlenen, sıralar halinde, steller, adak anıtları, kaideler üzerinde heykeller cella’yı çevrelemiştir. Bunlardan bir tanesi, kim olduğunu pek bilemediğimiz, fakat Apollo, Ay Tanrısı (Mên), Zeus Polieus veya kutsallaşmış-bir-kral gibi olasılıklar üzerinde durulan, Qldans adlı bir varlığın Kutsal Alanı, Artemis’le paylaştığını bildirir. Yunan ve Ana-dolu inançları ve gelenekleriyle zaman içinde bağdaşan ve bütünleşen eski Lidya din ve kültlerinin, Artemis’in (hatta Cybele/Kybebe’nin) kutsal topraklarında, nesiller boyu Sardes’lilerin belleklerinde yaşadığını ve onurlandırıldığını varsayabiliriz. Bu tek cella’dan oluşan bitmemiş Hellenistik tapınak, kutsal dağların ve adak anıtlarının çevrelediği vadide sessizce yükselen bir mermer kutu gibi bu yerde doğanın ve tanrıların kutsallığının şahiti olmuştur.

Roma pseudodipteros’unun bilinmeyen mimarının yaptığı tasarımın ana hatları zaten Hellenistik öncelinin içinde yatmaktaydı. Didyma’daki dev tapınağın veya Roma’daki Hadrianus dönemi Venüs ve Roma Tapınağının aksine, Sardes cella’sının ince-uzun oranı, on sütunluk bir cephe için çok dardır. Ephesos ve Samos’daki (Sakız) gibi, önde sekiz sütunluk bir dipteros yapılabilirdi; ancak 128 devasa sütunun yıkıcı masrafı, pseudodipteros seçimini tek mantıklı çözüm haline getirmiş olmalıdır. Ayrıca bu sistem, üç asır önce Magnesia’da mimar Hermogenes tarafından yaratılan ve takdir gören, tekrarlanan bir sistemdir. Gene de daha önce bahsettiğimiz gibi, yanlardan uçlara eşit olmayan genişlikte dolanan pteroma galerileri ve uçlarda, derin mekanlar yaratan pronaos sundurmalarıyla, Sardes pseudodipteros’u öyle kural kitap tanıyan, geleneksel bir Hermogenes pseudodipteros’u olmamıştır. Bir tarafta, düz beyaz yükselen mermer bir duvar ile diğer tarafta dev sütunların tekrarladığı ışık ve gölge oyunu ile canlanan uzun ve geniş galeriler (10 m genişlik, 18 m yükseklik ve 90 m uzunluk), doğu ve batı peristil’inin içinde yuvalanan, altı-sütunluk pronaos sundurmalarının mekân boşluğu ile birleşmekteydi. Sardes Roma tapınağını, geçmiş ve gele-cek bütün Anadolu pseudodipteros’larından ayıran ve onu olağanüstü, özel, hatta benzersiz yapan tasarım elemanı, gökyüzüne ışık kuleleri gibi uzanan, dramatik, yaratıcı, fakat bir yerde de yıkıcı, bu iç boşluklardır.

Sardes’deki pseudodipteros’u plan ve mimari hacimleri açısından Hermogenes’in Magnesia’daki şaheseriyle ve onun Alabanda, Lagina ve Chryse (Gülpınar) Smintheion’undaki Hellenistik; ve Ankara ve Aezane’deki Roma takipçileriy-le karşılaştırırsak, geleneksel pseudodipteros tasarımıyla onun Sardes’deki yaratıcı yorumu, daha doğrusu yeniden yaratılması arasındaki büyük farkı görebiliriz. Sardes modelinin menşei ve gelişmesini izlemek için derin pronaos tipinin yaratıcısı olan ve en eski devirlerden beri bu tipi tarihi bir model olarak geliştiren, İtalya’ya bakmalıyız. Vitruvius’un, Hermogenes’in yeni sistemini överek ortaya atmasından sonra bile (de Architettura 3.3, özellikle 3.3.8), İtalya pseudodipteros planına pek sıcak bakmamıştır (olasılıkla Hadrianus döneminde başlandığı sanılan Roma’daki dev “Serapis” tapınağı dışında). Derin pronaos sundurmalarının yarattığı ezici kuvvetteki mekanlar, geç Cumhuriyet devri tapınak mimarisinde tipik ve sıradan uygulamalardır. Pietrabondante’deki Samnit’ler Kutsal Alanı Tapınağı; Roma’da Tiber kıyısındaki Portunus Tapınağı; ve yine Roma’da tipin taçlandığı, Augustus Forum’undaki Mars Ultor Tapınağı, “derin pronaos-büyük ön mekan” tipinin uygulamalarına sadece birkaç örnektir.

Sardes Artemis Tapınağının arkasındaki tasarım mirası ve geleneği, karışık ve çeşitlidir: aslında, Anadolu’nun kültür zenginliği ve karışan-örtüşen sanatsal birikimleri, ülkenin bütün tarihi mimarisini etkileyen, ve bu mimarinin menşeini net ve salt bir biçimde bulmamızı engelleyen unsurlardır. Burada, Sardes tapınağının mimarının, Roma ve İtalya’nın takipçisi olduğunu öne sürmüyoruz. Eğer Sardes’de bir “İtalyan İlişkisi” ararsak, bunu en önce Sardes ile, kenti ziyaret eden ve onu İmparatorluk Kültü ile onurlandıran, Hadrianus arasındaki ilişkide aramalıyız. Sanata, müziğe, mimariye olan ilgisiyle ünlenen bu değişik imparatorun, kentin en önemli yapısının olağanüstü ve yaratıcı tasarımında bir payı olduğunu düşünebilir miyiz? Hele Hadrianus’un Roma’daki erken eserlerinden, ortadan ikiye bölünen cella’sıyla, Venus ve Roma Tapınağının, Sardes Artemis tapınağına en yakın örneklerden biri olduğunu da bilirsek, bu varsayım daha da kuvvetlenebilir. Bu ilişkiyi başka bir yönden kuvvetlendiren başka bir görüş de, M.S. ikinci asır Anadolu’sunun kozmopolit dünyasında yetişen Sardes mimarının (veya mimarlarının), Roma’daki önemli yapıları—Traianus Sütunu’nu, Pantheon’u—bilmesi normal karşılanabilir. Kutsal bir dağ ile altın yüklü bir ırmak arasında; uzun, dar, sade ve Arkaik planlı bir cella’yı devralan mimar için seçim hem çok zor hem de oldukça heyecan verici olmalıydı. Sonuç kendine özgü, fakat geniş bir düşünce gücünün yarattığı bir pseudodipteros’tur. Bu tasarımın kökenlerini, Anadolu’nun öz mimari uygulamalarını uzak dış mimari ve kültür gelenekleriyle özdeştirebilen Sardes mimarının Hermogenes’den Hadrianus’a uzanan yaratıcı çizgisinde bulabiliriz.

Klasik mimarlık kalıpları içinde, Sardes Artemis Tapınağını, deneysel ve eklektik bir yapı olarak tanımlayabiliriz. Tapınak, Anadolu’da populer olan bir pseudodipteros geleneğinin “sonucusu” değil, o geleneğin yeniden yapılanması ve yaratılmasıdır. Kutsal Tmolos’ların büyülü coğrafyasında, “bin tanrının ülkesinde” konuşlanan güzel tapınağın ne bir benzeri, ne de bariz bir takipçisi vardır.